AHİ EVRAN VE MEVLANA CELALETTİN MÜCADELESİ

 

Ahi Evren - Mevlana Mücadelesi / Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla

MİKAİL BAYRAM
133000 yazmayı elinden geçirmiş bir çeşit manyak, normal değil, zaten bilim adamı olmak için manyak olmak lazım. anormal olmak lazım.

Bu çalışmada Ahi Teşkilâtı’nın baş mimarı olan büyük halk filozofu ve fikir adamı Ahi Evren diye bilinen Hace Nasirü’d-din Mahmud hakkında yeni bulgu ve bilgiler sunulduktan sonra, bu yeni bulgu ve bilgiler ışığında latifeleriyle tanınan Nasreddin Hoca ile lâkabı Nasiru’d-din olan Ahi Evren’in aynı kişi
oldukları gösterilmektedir. Böylece Anadolu Selçukluları devrinin bir ünlü, fikir ve aksiyon adamının gerçek kişiliği su yüzüne çıkarılmış ve etrafındaki esrar perdesi aralanmış bulunuyor.
Bu çalışmadan sonra bu alanda yürütülecek olan araştırmalar ve çalışmalar ile Filozof Nasreddin Hoca gerçek yönü ve fikirleri ile yeniden gündeme gelecektir. Ahi Evren Şeyh Nasirü’d-din Mahmud’un “Letâif-i Hikmet” ve “Letâif-i Gıyasiyye” adlı eserlerindeki birtakım lâtife ve hikâyelerin halk arasında Nasreddin Hoca Lâtifeleri olarak yer aldığı ve bazı Nasreddin Hoca Lâtifeleri’nin de Ahi Evren Nasirü’d-din Mahmud’un eserlerindeki anlatımlardan ve yorumlardan alındığı veya hayatından izler ihtiva ettiği gösterilmektedir.
Tabii 700 senelik zaman süreci içinde halk muhayyilesinin ortaya koyduğu pek çok hikâye ve anekdotların Nasreddin Hoca’ya nisbet edildiği de gözlenmektedir.
Nasreddin Hoca’nın Ahi Evren Hace Nasirü’d-din Mahmud olduğu ve onun da eserlerinin ortaya çıkması ve bu eserlerin sahibi olarak hayat hikâyesinin de aydınlatılması ve gerçek şahsiyetinin tanınması ile Nasreddin Hoca’ya nisbet edilen şeyleri tanıma ve belirleme imkânı doğmaktadır. Nasreddin Hoca’nın lâtifelerinin aslında meşâyıh menakıb-nameleri türünde bir eser olduğu ve bu lâtifelerin Ahi Hace Nasiru’d-din’in hayat hikâyesi ile ilgili izler taşıdığı ve onun hayat hikâyesini detaylandırdığı görülmektedir. Böylece lâtifelerin Türkiye Selçukluları devrinin sosyal ve kültürel olaylarına ne şekilde açıklık getirdiği belirtilmektedir.
Bu eserde tarihin karanlıklarına terkedilmiş bir bilge kişi olan Ahi Evren Hace Nasirü’d-din Mahmud’un çağdaşı olan Mevlânâ Celâlü’d-din-i Rumî, etrafındakiler ve devlet adamları ile ilişkileri açıklanmaktadır.

Mikail Bayram hoca ahi evranı anlatıyor

evran yılan, ejder demek diyor, akşehirde yaşarken nasuriddin mahmud kışın kış uykusuna  yatan yılanları yakalayıp onları debbağhanesinde besliyor ve  bir şekilde panzehir elde ediyormuş, bu yüzden evran lakabı takılıyor
Alaaddin keykubat kendisine ahi teşkilatını kurdurduğu için ahi lakabını alıyor, hanımı da bacıyan-ı rumu kuruyor.
izzettin keykavusa sunduğu letaif-i hikmet ve ayrıca letaif-i gıyasiyye nasreddin hoca fıkralarının proto tipi diyor, zaten kendiside selçuklu şehzadelerinin lalası imiş, şehzadeler hikayelerle bazı gerçekleri kavratıyormuş, keykavusun veziri oluyor aynı zamanda.
akşehirdeki nasreddin hoca mezarı aslında ahi evranın makamı 
aynı zamanda müthiş bir aktivist moğollar ve mevlana  ile mücadeleye girişiyor, hem maddi hem manevi alanda 
kalenderilerin zerdüştlerin islam çatısı altındaki görüntüsü olduğunu söylüyor.

AHİ EVRAN VE MEVLANA CELALETTİN MÜCADELESİ

Yazan: Fahrettin Öztoprak

ÖNSÖZ

Ahi Evran ve Mevlana Celalettin aynı dönemde, aynı dönemde Selçuklu Anadolusunda yaşamışlardır. Biri Kayseri’de, diğeri Konya’da.
Hatta Şemsi Tebrizi Mevlana’dan önce Ahi Evran’la tanışmıştır.
Ancak Şems’in bir sözüne bakılır ise Ahi Evran ona pek yüz vermemişe benziyor.
İkisi de Horasanlı.
Ahi Evran Ahmet Yesevi Tekkesi’ne mensup iken Mevlana’nın babası bu tekkeye mensup değil.
Biri Türkçeyi ön planda tutarken, Moğollara destek vermezken, Mevlana Celalettin Farsça konuşup, Farsça yazıyor. Moğollara da destek veriyordu.
Ahi Evran Türkmendir. Ama Mevlana Türkmen değil. Mevlana’nın anası Türk ama, babası Türk değil, sanırım Farisi.

Ahi Evran Babai ayaklanmasının liderlerinden.
Hatta o ve hanımı Kadıncık Ana bu yüzden hapsedilmişler.
Ahi Evran Anadolu’da Ahiliğin kurucusu. Ahi teşkilatlarının şeyhi.
Ahi Evran’ın diğer Babai liderlerinden Hacı Bektaş’la da yakınlığı var.

1- MEVLANA VE ÇEVRESİNDE GELİŞEN OLAYLAR

a) Bahattin Veled

Mevlana, yalnız doğuda değil, batı da en çok ilgi uyandıran bir kişilik sahibi.
Her iki kesim de onu bir şair, bir mütefekkir, bir mutasavvıf olarak nitelemekte.
Mesnevi adlı eseri asırlardır Mevlevi dergahlarında okutulan ve okunan baş yapıt
bir eser. Mevlana hakkında yazılmış, kitap olarak bunlar yayınlanmış. Onun
tanınmasında en büyük etken Ahmet Eflaki.
Yabancılar da Mevlana hakkında eserler kaleme almışlar. Ancak hepsi bu.

Amatör yazarlar da bu hususa el atmış ama, orada kalınmış.
Oysa gerçek Mevlana’nın ne olduğu üzerinde pek durulmadığından, ancak sempozyumlar, kongreler hep bilinen konuları ele almakta. Bu da Mevlana’nın övülmesi ve yüceltilmesinden başka bir şey değil.

Mevlana’nın fikir ve düşüncesi babası Bahattin Veled’e dayanır.
Onun devrinde Horasan’da, bilhassa Belh’de büyük tartışmalar başlamıştı. “Akılcılar” ve “Sezgiciler” olarak adlandırılan gruplar neredeyse birbirine girecektiler.

Fahrettin Razi akılcıları, Bahattin Veled de sezgicileri temsil etmekteydi.
Bu Tuğrul Bey devrinde Ebu Nasır el-Kunduri’yle İmam Kuşeyri ve onu destekleyen Cüveyni arasındaki tartışmalardan kaynaklanmıştı. Akılcılardan el-Kunduri tutuklanıp öldürülmüş, sezgicilerden olan Kuşeyri ve Cüveyni Selçuklu sultanının nazarında itibar kazanmıştı. Cüveyni’nin talebesi Gazali sezgiciliğin akılcılığa muzafferiyetini ilan eden “Tehafütü’l-Felasife” adlı kitabını yazdı.1

Bahattin Veled Gazali’nin hayranıydı.
Onun kitaplarıyla büyümüştü. Bu nedenle akılcılığı savunan Fahrettin Razi’ye karşı çıktı. Muhammet Harzemşah’ın, Fahrettin Razi’yi, yani akılcıları tutması ile Bahattin Veled, Belh’i terk ederek, Anadolu’ya geldi. Mevlana da babası gibi akılcılıktan çok sezgiciliğe önem verdi.2

Ahi Evran, Horasan’dan, Fahrettin Razi’nin talebelerinden biriydi.
Fahrettin Razi’nin diğer talebesiyse Konya’ya yerleşen Şerefettin Herevi’dir. Bahattin Veled ve oğlu Mevlana Celalettin bu büyük a’limin düşmanıydılar. Aralarında Horasan’dan gelen bir anlaşmazlık vardı. O nedenle bu baba ve oğul, Fahrettin Razi’nin talebelerine de düşman oldular, Fahrettin Razi’yi kim severse, çizgisinden giderlerse onu düşman bellediler.
Ancak Mevlana’nın oğlu Alaattin Çelebi, öyle değildi. Ahi Evran’nın ve Ahilerin yanında yer almıştı3

Fahrettin Razi ile Bahattin Veled arasında, bir ilim meclisinde tartışma geçmişti. Bu tartışmanın mahiyeti hakkında pek bilgi verilmez. Çünkü bu tartışmanın ne olduğunu bilmek için Fahrettin Mübarekşah’ı tanımak lazım. Tabi işin içinde Fahrettin Mübarekşah söz konusu tartışma muallakta kalmaya mahkumdur.

Fahrettin Mübarekşah’ın 1130-1206 yılları arasında yaşadığı söylenir. Genellikle Hindistan’da bulunmuştur. Onun Lahor’da vefat ettiği söylenir. Onun 1205 yılında yazılmış olan Şecere-i Ensab adlı kitabının önsözünde “Türkçenin Arapçadan sonra en üstün dil olduğu” yazılıdır.4 Fahrettin Mübarekşah eserini Lahor Sultanı Kutbettin Aybek’e sunarken söz konusu ifadelere yer vermiştir. Onun yaşadığı bu yıllar “Arapçanın yerine Farsça’nın etkin olarak kullanılmaya başlandığı dönemdir”. Hatta Şecere-i Ensab da Farsça olarak yazılmıştır.5

Fahrettin Mübarekşah’ın 1206 yılında Lahor’da öldüğü söylenir. Ancak sanırım o, 1206 yılında şehri terketmiş, Muhammet Harzemşah’ın yanına, Belh’e gelmiş, onun da bulunduğu ilmi meclis toplantısına iştirak etmiştir. Bu toplantıda Türkçe mi üstündür, Farsça mı üstündür tartışması yapılmış, Fahrettin Mübarekşah Türkçenin Farsçaya üstünlüğünü savunmuş, Bahattin Veled buna itiraz etmiş, o Farsçanın Türkçeye üstünlüğünü savunmuş, bu ilmi meclisi yöneten Fahrettin Harzemlilerin şeyhülislamlığına kadar yükseldi. Muhammet Harzemşah ona itibar göstermekte ve desteklemekteydi.

Fahrettin Razi’nin “Tefsir-i Kebir” adlı Kur’an tefsiri vardır. Bahattin Veled ile anlaşamamış, yeri geldikçe de tartışmışlardır.
Bu nedenle Bahattin Veled, Horasan’dan ayrılmasını ona bağlar. Fahrettin Razi’nin “Esasü’l-Takdis” ve “Mefatihü’l-Gayb” adlı eserleri de vardır. (Şemsi Tebrizi; (Çev: Mehmet Nuri Gençosman), Makalat, İstanbul 2007, s. 466-467.) Bu Türk alimi Fahrettin Razi, tefsirinde, Kürtleri Yecüc-Mecüc olarak belirtmiştir. Bunlar dünyadaki laf anlamayan tek kavimdir, biri bir yere gitse yüzlercesi, binlercesi peşinden gelir, demiştir. Fahrettin Razi bu görüşünde haklıydı. Aradan yüzyıllar geçmiş, 2000 yılının ilk çeyreğindeyiz. Kürtler günümüzde de laf anlamaz tavırlarını sürdürmektedirler. Yecüc Mecüc gibi, 25 yıl önce bir milyon nüfusları bile yokken, şimdi onların 30 milyonluk nüfuslarından bahsediliyor. Kehf’ten sonra Enbiya suresinde ne deniyor: “Seddi açılıp da her tepeden saldırdıkları”nı görünce vaad ettiğimiz yaklaşır, onlar “Vah, biz bundan gaflet”teydik, doğrusu kendimize zulmetmişiz diyeceklerdir.

Razi Fahrettin Mübarekşah’ın haklı olduğunu kabul etmiş,
böylece Muhammet Harzemşah’ın huzurunda Türkçenin Farsçaya üstünlüğü teyid edilmiş, Bahattin Veled bunu itiraz etmiş, hatta o Fahrettin Mübarekşah’ı ve Fahrettin Razi’yi kafirlikle itham etmiştir.

Bahattin Veled’in Belh’ten ayrılma tarihi 1208’tir. Hatta bir yerde 1207 olarak belirtilir. Bu yıllarda Mevlana’nın 5/6 yaşında bulunduğu söylenir. Bahattin Veled’in Belh’te ayrılması 1209 yılında vefat ettiği söylenen Fahrettin Razi’nin bu vefatından öncedir.6

Şimdi kaldığımız yere dönelim:

Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi bir cinayet işi değildi. Onu öldürten şahıs Emiri Dat Nasrettin, adından belli olduğu gibi, Anadolu Selçuklularının Adliye nazırıydı. Bu görevi yerine getirmeyi de Alaattin Çelebi üstlenmişti7
Mikail Bayram, bunu A. Gölpınarlı’ya anlatır. O şaşırır. Demek öyle, der. Düşünür ve “Yahu, sen beni hayzettin” der. Sonra da ilave eder: “Mevlana Celalettin kitabımı yazdım. Bir defa para kazandım. Birileri onu elli kılığa soktular, elli defa para kazandılar” 8

b) Şems-i Tebrizi

Şems-i Tebrizi, Celalettin Rumi'yi Mevlana yapan şahıstır.
O olmasa idi Mevlana adlı birini kimse tanımayacak, Mesnevî adlı kitabını kimse eline alıp da okumayacaktı. Babaîler hadisesinden 3-4 yıl sonra Şems-i Tebrizi, Celalettin'le karşılaşır. Aralarında bir muhabbet başlar. Mevlana Celalettin her an onunla beraberdir.

Mevlana Celalettin Rumi’ye neyin ne olduğunu açıklayan Şems-i Tebrizi bir gün Konya'yı terk eder. Bir buçuk yıl sonra onun Şam'da bulunduğu haberi gelir. Mevlana, oğlu Bahattin Veled’i onu getirtmek için gönderir. Daha sonra Şems, yine terk eder. Bir daha da görünmez. 9 Onun için öldürüldü de denir.

Şems’in adına ilk olarak 1230 yılında Hacılar Suyolu Vakfiyesi’nde rastlamaktayız. Burada Şems-i Tebrizi adı ile imzası vardır. Kitabında Evhadettin Kirmani’den de bahsetmektedir. Şems, Yesevi erenleri gibi Horasan’dan gelmiştir. Ahmet Eflaki, ona Kamil-i Tebrizi de demektedir. Evhadettin Kirmani’yle Kayseri Battal Mescidi’nde görüştükten sonra, şehre gelerek onun aleyhinde bulunan Kamil-i Tebrizi, her halde bu Şems-i Tebrizi olmalıdır.

Şems’in 1234 yılında Şam’da bulunurken arkadaşlık kurduğu Cemalettin Savi, Kalenderiye Tarikatı’ndan olduğu gibi, bu tarikatın Cavlakiye kolunu da kuran şeyhtir. 

Şems, Mevlana ile Konya’da 1243 yılında temasa geçmişti. Ancak o, 1247 yılında Konya’da bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir.10 A. Eflaki bu olayın baş sorumlusu olarak Vezir Nasrettin’i göstermektedir. A. Gölpınarlı gibi araştırmacılar söz konusu vezirin kimliğini bilmediklerinden konunun üzerinde pek durmamışlardır. Ancak Şems’in öldürülmesinde Alaattin Çelebi’nin rolü kabul edilmektedir.
Vezir Nasrettin’in Ahi Teşkilatı’nın kurucusu Ahi Evran Nasrettin Mahmut olduğunu tespit etmemizle konu nispeten aydınlanmıştır.11

c) Kimya Hatun

60 yaşlarında bulunan Şems-i Tebrizi Konya’ya geldiğinde Mevlana 15 yaşında bulunan cariyesi Kimya Hatun’u onunla nikahlamıştı.
Oysa Kimya Hatun’un Şems’te gönlü yoktu, Alaattin Çelebi’yi seviyordu.
Şems ve Kimya Hatun, Mevlana’nın ders verdiği medresenin bir hücresindeydiler. Alaattin Çelebi, babasını görmek için geldiğinde bu hücrenin önünden geçmek zorundaydı.
Bir gün Şems, Alaattin Çelebi’nin önünü kesmiş, bir daha burada görünmemesini ona söylemişti. Kimya Hatun, Şems’ten sıkılıyordu. Arada sırada hücreden ayrılıp bir yerlere gidiyor, Mevlana ve yakınları onu alıp hücreye getiriyorlardı.
Birinde bir gün Kimya Hatun yine evden ayrıldı, uzun süre dönmedi. Mevlana ve yakınları yine onu bulup getirdiler. A. Eflaki’ye göre, o gün bu kadına bir şeyler olmuş, boynundan rahatsızlanmıştı. Boynunu bile döndüremiyor, şiddetli bir ağrı çekiyordu. Üç gün sonra vefat etti. Acaba Şems, onu döverek mi öldürmüştü.

Şems 16 Aralık 1246’da birden kayboldu. Çekip gitmesi akla gelen bu ihtimali kuvvetlendirmektedir.

Ancak çok geçmedi Şems yine Konya’ya geldi ve bir yıl sonra onun cesedi bulundu.

A. Eflaki’ye göre onu Alaattin Çelebi öldürmüş, babası Mevlana da oğluyla arasındaki irtibatı kesmişti. Ancak A. Eflaki eserinin bir yerinde Şems’in Emir-i Dad, yani Adliye nazırı olan Emir Nasrettin’in adamları tarafından öldürüldüğü belirtilmektedir.12

A. Eflaki, kitabında öyle şeyler söylemektedir ki, bunlardan ikisi Mevlana ile ilgilidir. Bizim terbiyemiz böyle şeyleri kaldırmaz ama, konunun anlaşılması ve netliğe kovuşması için az da olsa bazı bilgiler vermek zorundayız.

Mevlana bir gün hücrenin kapısını aralar ve içeri girer. O anda Şems ile Kimya Hatun sevişmektedir, kapıyı kapar ve çıkar. Sonra bunu Şems’e sorar. O, gördüğün Allah’tı der. Devam eder: Ben Allah’ın sevgili kuluyum. Allah ta o gün Kimya Hatun suretinde bana geldi, seviştik. Şems’in bu sözleri Mecusi inancından kaynaklanan Hululiye akidesinden gelmektedir.

Yine bir gün Mevlana, oğlu Sultan Veled’i Şems’e getirir. Oğlum temizdir. Şimdiye kadar livata fiilinde bulunmamıştır, der.
Peki, Mevlana’nın bu sözleri sarf etmesindeki maksadı nedir?
Çünkü Şems uzun süre Şam’da bulunmuştur. Orada Ali Hariri adlı biri vardır. O adam livata fiiliyle tanınmıştır. Şems’le de yakın muhabbeti vardır. Bu Şeyh Hariri, Mevlevi çevrelerce ulu bir kişi olarak yansıtılmaktadır. 

Olanlardan Konya halkı ve Anadolu Selçuklu Devleti rahatsızdır.
Şems-i Tebrizi’nin “Konuşmalar” adlı kitabına bakınca onun Konya’nın fikir muhitinde, özellikle Ahiler ve Türkmenlerle bir mücadele içinde olduğu görülmektedir. Ahiler Ahi Evran’a, dolayısı ile Evhadettin Kirmani’ye bağlıydılar.
Evhadettin’in vefatından sonra onun yerine Zeyneddin Sadaka geçmişti.
Bunun hanikahında Anadolu Bacılar Örgütü faaliyet göstermekteydi.
Mevlana’nın kızı Melike Hatun da bu örgüte dahildi ve bilfiil bu örgütle ilgilenmekteydi.

A. Eflaki’ye göre, bir gün Şems uzaktan, örgüt faaliyetini icra eden Bacıları görmüş, Mevlana’ya, içlerinde bir nur var, diyerek kızının da bunların içinde bulunduğunu ihbar etmiş, Mevlana adamlarına zorla da olsa kızını alıp getirmeleri söylemiş, bir daha da eve getirilen kızının dışarı çıkmasına izin vermemişti.

Kimya Hatun bile bu Bacılar Örgütü’nün bir üyesiydi. O da dışarı çıktığı günler buraya gelir, örgüt faaliyetlerini icra ederdi13 denmektedir.

A. Y. Ocak, Bacıyan-ı Rum’dan yalnız Aşıkpaşazade’nin söz ettiğini, başka herhangi bir kaynakta bundan söz edilmediğini söylemişti. Görüyoruz ki başka kaynaklar da var.

d) Şems’in Öldürülmesi

Şems-i Tebrizi Konya’da katıldığı sohbetlerde hep kendi fikrini kabul ettirmek için çalışır, bu nedenle tartışmalar yapardı ve sürekli Ahilerle sürtüşme halindeydi.
Bu nedenle A. Gölpınarlı onun için atak olduğu kadar da mücadeleci bir kimliğe de sahipti der. Şems’in kitabında Nasuh’un tövbesinden bahsedilmektedir. Onun nazarında Nasuh, Ahi Evran’dı. Mevlana da aynı şeyleri söylemektedir.14 Nasuh’un “nasihat veren” anlamını çağrıştırmak için elinden geleni yapar. Bunu yapmasının sebebi: Nasihatçının Ahi Evran olduğunu ortaya koymak, Şems’in Nasuh hikayesini Cuha hikayesiyle birleştirmek, böylece Selçukluların bu büyük şahsiyetini karakter yapısını ayaklar altına almak…

Konya sultanı İkinci İzzettin Keykavus’la bozuşan Dördüncü Ruknettin Kılıçarslan taraftarlarını da alarak, Kayseri’ye gitmiş, kendini orada Selçukluların ikinci sultanı ilan etmişti.
Bu durumun ülkeyi böleceğini düşünen devlet büyükleri Kayseri’ye bir nasihatçı heyetin gönderilmesine karar vermiştiler. Bu heyete Kırşehir’de bulunan Ahi Evran da dahil edilmişti.15 O nedenle Mevlana, Nasuh adının nasihatçılığı çağrıştıracağını çok iyi bildiğinden bu kurgu hikayeye çok önem vermişti. Mevlana ayrıca Nasuh’un bir dönemde saray muallimi, yani hace olduğunu, böylece Hace Nasrettin denen Ahi Evran’ın o olacağının daha iyi anlaşılacağını hesap etmiş, Alaattin Keykubat dönemini çağrıştırmasına da bilhassa dikkat etmişti. 16

Şems- Tebrizi, Ahi Evran’a karşı olduğu kadar Birinci Alaattin Keykubat’a bile karşıydı. Bu büyük Selçuklu hükümdarına Ahileri ve Türkmenleri tuttuğu ve onları desteklediği için; “O hiçbir işe yaramaz, cimrinin biriydi. İki hüneri vardı. İyi ok atar ve satranç oynardı” diyor.17

Şuna dikkat edelim. A. Eflaki diyor ki: Selçuklu sultanları Türkmen ileri gelenlerine değer vermiş, bu nedenle Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır.18 Oysa Anadolu Selçuklu Devleti Birinci Alaattin Keykubat devrinde en ihtişamlı devirlerinden birini yaşamıştı. Bu dönem Selçukluların en parlak ve en güçlü dönemidir.19 Herşey onun Saadettin Köpek ve İkinci Gıyasettin Keyhüsrev tarafından zehirlenip öldürülmesinden sonra oldu.
Babailer isyanı çıktığı gibi, o güne kadar Anadolu’ya adım atamayan Moğollar Kösedağ’da Selçukluları mağlubiyete uğrattılar. Sonrası da malum: Kardeş kavgaları. Dördüncü Kılıçarslan, Moğollarla mücadele eden kardeşi İkinci İzzettin Keykavus’a vakt-i zamanında, Mevlana ve çevresinin sözlerine kapılmayıp destek verseydi, Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmazdı.

A. Eflaki, kitabında Şems’in öldürülmesiyle ilgili çok önemli bir olayı nakletmektedir: Vezir Nasrettin’in hanıkahında önemli kişiler ve devlet adamları da toplanmışlardı. Bu mecliste şeyhler, a’limler, filozoflar bile bulunmaktaydı. Bunlar konuşuyordular. Şems de oraymış. Bir ara dayanamamış ve konuşmaları bölerek şu sözleri söylemiş: “Ne zamana kadar onun bunun sözlerini nakledip duracak ve bununla övünecek”siniz. “İçinizden kalbim bana Rabbim’den bu haberi veriyor diyecek yok mu?” Meclistekiler donup kalmışlar. Şems açık açık vahiyden söz ediyormuş. “O bu sözleriyle kendisini vahye mazhar görmekte ve hulul inancını dile getirmekte”ydi. (Aynısını daha sonra Mevlana da dile getirecek, yazdığı eseri Mesnevi için diyecekti ki: “Şu Mesnevi ne faldır, ne remildir, ne rüya. Doğrusunu Allah da biliyor ki, o Allah’tan vahyedilmiştir.”) 

Hanikahın sahibi Vezir Nasrettin ise Ahi Evran’dı. O İkinci İzzettin Keykavus’un veziriydi. A. Eflaki, kitabının bir başka yerinde, buna benzer olaya temas ederek Vezir Nasrettin’in Şems-i Tebrizi’nin sözlerine karşılık verdiğini, neredeyse bir kavganın çıkacağını, o sırada Mevlana’nın Şems’in koluna girip, onu götürdüğünü söylemektedir. Bu olaydan sonra Şems öldürülmüş. A. Eflaki’nin ikinci olayda bahsettiği Vezir Nasrettin, Adalet bakanı Nasrettin Ahmet’tir.
Sahipata Fahrettin Ali’nin bir oğlunun adı da Nasrettin Hasan’dır, ancak o 1277 yılında ölmüştür. Otuz yıl önce o, bir çocuk idi. Babası da Türkmenlere muhalifti.

Adalet bakanı Nasrettin Ahmet, Şems’in öldürülmesinden bir yıl sonra öldürüldü. Ancak buna rağmen Mevlana ve çevresi Şems’in ri olarak Ahi Evran ve Alaattin Çelebi’yi bildiler. Aslında Şems’in katlini Nasrettin Ahmet’in gerçekleştirdiğini Mevlana da biliyordu: Bunu bir şiirinde açık açık belirtmişti.20 Ama o, buna rağmen Ahi Evran’a çamur atmaktan vazgeçmedi.

e) Ahmet Eflaki ve Yanlışları

A. Eflaki’nin “Ariflerin Menkıbeleri” yanlışlıklarla doludur. Bu yanlışlığın biri de, Şems’in Bedrettin Gevhertaş’ın kabrinin yanına defnedildiğini söylemesidir.
Gölpınarlı bu yanlışın farkına varmış, Bedrettin’in Şems’in kabrinin yanına defnedildiğini söylemiş, böylelikle yanlışı düzeltmiştir.
Bedrettin Gevhertaş da Şems’i öldürenler arasındaydı.21 Mevlana’nın Gevhertaş’a yazdığı iki mektup vardı. Bu mektuplar, ondan uzaklaşan Alaattin Çelebi’nin küskünlüğü unutup eve dönme hususundaydı. Ancak bu gerçekleşmedi. B. Gevhertaş vefat ettiğinde, serveti ve malı devlet tarafından müsadere edildi. Mevlana, ilgililerden, bu servetin talebelerinden biri olan Cemalettin’e verilmesini istedi. Dediğini yaptılar. Bu mal ve servet böylece ona ve çevresindekilerin hizmetine sunuldu.22

A. Eflaki’nin anlattığı olayda da yalan ve haddinden fazla abartmalar var ama, onun verdiği bazı bilgilerin araştırmamıza fayda teşkil edecek yönü de yok değil.
Ancak “Ariflerin Menkıbeleri”nde Hacı Bektaş için öyle bir yer var ki, orada ifade edilen çok çirkin olduğu gibi çok da yakışıksız. A. Eflaki’nin Hacı Bektaş’ı sevmediği gibi onun düşmanı23 olduğu da kesin. Bunu o kadar ustalıklı ve o kadar hince yapıyor ki, Şeyh İshak’ın Hacı Bektaş’ın yanına dönmesi ile, Hacı Bektaş’ı konuşturup, onun ağzından; “Aynı gün Mevlana hazretleri kükreyen bir aslan gibi içeri girdi ve bana ‘bacısı fahişe’ deyip gırtlağımı sıktı. Öleceğimden korktum, baş koyup istiğfar ettim, yalvarıp yakardım ve kendi aczimi itiraf ettim. Bir anda gözden kayboldu” 24 diyor.

Peki “İran kültürü ve zevkine hayran yüksek tabakanın daha çok rağbet ettiği” ve zihninde İran felsefesinin daha ziyade yer ettiği Mevlana25 Celalettin, Hacı Bektaş Veli’nin kızkardeşini nereden tanıyor? Belki babası Bahattin Veled tanıyabilir ama, çünkü Belh’ten geldiklerine göre, orası da bir Horasan sayılır, tanıdığına da pek ihtimal vermiyoruz. Hacı Bektaş’ın kızkardeşinin olup olmadığı da meçhul, böyle bir durumda öyle çirkin bir kelimenin kullanılması ancak A.Eflaki’ye yakışır, başkasına değil. O bu çirkin kelimeyi kullanacağı yerde Mesnevi’deki eşek ile kabak hikayesini sorgulasaydı. Bir de utanmadan arlanmadan birileri kalkmış, Mevlana’nın Mensevi’sine ikinci Kur’an diyor. Onlar halt etmişler. Bir Tanrı kitabından öyle şeyler bulunmaz.

Mevlana Celalettin’in ne olduğunun farkına Türkiye’de ilk defa kıymetli yazarlarımızdan Necdet Sevinç varmıştır.

Bir gün gazetedeki köşesinde bu hususta bir makale yayınlar. Mevlevilerden tenkit üstüne tenkit alır. N. Sevinç bu. Umursamaz. Aradan biraz zaman geçer. Arayan rahmetli Prof. Dr. Mahmut Esat Coşan’dır. Bunun pek çok dini kitabı ve ayrıca Hacı Bektaş’ın olduğu ileri sürülen “Makalat” adlı eserin üzerinde kapsamlı bir çalışması da vardır.26 Ayrıca tarikatçıdır. Bu tarikatın da Allah’ın rahmetine kavuşmuş şeyhidir. Der ki; Necdet Bey, gazetedeki yazınızı okudum. Mevlana Türk diline ve kültürüne çok zarar vermiştir. Mesnevi adlı eseri de edep dışıdır. Az bile yazmışsınız.
Mevlana Celalettin, bırak taa Konya’dan Kırşehir’e bir anda gelmeyi, evinin bir odasından diğerine bile bir anda geçmeyi beceremez. A. Eflaki bu. Ona olağanüstü güçler verecek ki, birileri Mevlana’nın veli olduğuna, keramet sahibi olduğuna inansın.

2- KADINCIK ANA

a) Mücadeleci Bir Kadın

Selçukluda iktidarı değiştiren güçler, yeni sultanın fermanı ile Ahilerin ve Türkmenlerin ne kadar mal-mülkleri, medrese-tekkeleri varsa, müsadere ettirmişler; şeyhlerin, dervişlerin de Mevlana’ya bağlanma zorunluluğunu getirmişlerdi.
Hülagu’nun bizzat, Mevlana’ya “Rumun Şeyhi” unvanını verdiği27 söylenir.
“Menakıb-ı Evhadettin Kirmani” adlı eseri yazan Sivaslı Muhammet, bu kitabında Fatma Hatun’dan söz açmakta, onun Ahi Evran’ın hanımı olduğunu, Kayseri’de Moğollara esir düştüğünü, 14 yıl kadar hapis yattığını, esaretten dönünce kocası Ahi Evran Hace Nasrettin’le yine bir araya geldiğini, ölümünden sonra evlendiğini ve çocuklarının olduğunu söylemektedir.28
Fatma Hanım Ahi Evran’la her halde Babailer isyanından çok önce evlenmişlerdi. Çünkü Ahi Evran, Birinci İzzettin Keykavus ve Birinci Alaattin Keykubat’ın devlet adamlarından biriydi.
Birinci İzzettin Keykavus devrende de evlenmiş olabilirler.
İkinci Gıyasettin Keyhüsrev, tahta oturunca, Ahi Evran ona karşı mücadeleyi başlatıyor. Bunun için de Adıyaman’da bulunan Baba İshak’la da bir ilişkiye girmiş olabilir.

Türkmenler 1239’da ayaklanıyorlar. Bu yıl isyanın başlangıç yılı. 1240 Ekim ayının sonarına doğru Malya Ovası kırımı meydana geliyor. Ahi Evran, Hacı Bektaş ve Menteş’le Kayseri’ye varıyor. Her halde eşi Fatma Hatun burada. Ama o, 1241’de Selçuklular tarafından tutuklanıyor.

Fatma Hanım, 1243 yılında hapse atılıyor. Fatma Hanım 1254 yılında hapisten çıkıyor. O yıl İkinci İzzettin Keykavus tek başına iktidar koltuğuna oturmuş-.29 Bu sırada kocası Ahi Evran, Selçuklu sultanı İkinci İzzettin Keykavus’la birlikte Moğollara karşı mücadele vermekte. Ahi Evran 1261’de öldürülüyor.
Fatma Hatun’a Kadıncık Ana denmesinden belli olduğu gibi, onun bir evladı var. Bu Ahi Evran’ın vefatından önce de söyleniyor. Demek ki onun bir çocuğunun olması doğru. Kadıncık Ana, herhalde oğlunu Kayseri’den alıp Kırşehir’e, Sulucakarahöyüğe getiriyor. Hacı Bektaş, Kadıncık Ana gibi onu da evlatlık olarak kabul etmiş.30 Olay bu.

b) Bacıyan-ı Rum

Birinci Alaattin Keykubat Ahiyan-ı Rum Teşkilatı’nı Ahi Evran’a kurdururken,31Kayseri’de Ahi Evran’ın hanımı Kadıncık Ana Fatma Bacı’ya da Bacıyan-ı Rum Teşkilatı’nı kurdurmuştu. Bu iki teşkilatın yanında bir de Abdalan-ı Rum Teşkilatı vardı ki, kurucusu Abdal Musa’ydı.
Ahi teşkilatının Ahileri, yani esnaf ve sanatkar kuruluşlarını, Bacılar teşkilatının kadınları, kızları örgütlemesi gibi bunun gayesi de dervişleri, gezginleri, kimsesizleri, yardıma muhtaçları örgütlemekti. Abdal Musa’nın Hacı Bektaş ve Ahi Evran devrinde yaşadığı kesindir.
Onun Orhan Bey devrinde yaşadığı32 tamamen uydurmadan başka bir şey değildir.
Hatta Abdal Musa Osman Bey devrinde bile yaşamamıştır.
Ancak o, Ertuğrul Gazi devrinde yaşamış, hatta Kırşehir’den ayrıldıktan sonra Söğüt civarına varmış ve bu beyle görüşmüş, hatta onun seferlerine yardım etmiş, ölümü ve beyliğin başına 1281 yılında, Moğol yanlısı Dündar Bey’in geçmesiyle Antalya’ya gitmiş, orada şimdiki tekkesini açmış ve yol erenleri yetiştirmeye devam etmiştir.
O, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna erişmiş de olabilir ama, bunu kanıtlayacak elimizde herhangi bir belge yok. Ancak onun 1300 yılına varmadan vefat ettiğinden eminiz.

Rivayetlerden biri Bursa’da, diğeri de Antalya’nın Elmalı kazasında iki Abdal Musa’nın bulunduğu görülmektedir.33
Bu doğru olabilir. Herhalde Orhan Bey devrindeki Abdal Musa, Bursa’da türbesi bulunan kişidir.

Kadıncık Ana Bedrettin İdris’le evlenmiş olabilir. Belki onun bu evliliğini şer güçlerden korunma nedeniyledir. Çünkü Anadolu’da bir kadının kocasının ölümünden sonra evlenmemesi mümkün değil diye bir kaide yok. Bunu Mecdettin İshak’ın hanımı ile Muhittin Arabi’nin nikahlanmasında34 görüyoruz.

Hacı Bektaş 1271’de vefat etmiş. Vilayetname’de Hızır Lale, onun ölümüne yakınken yedi yaşında.35 Burada yetmiş yaşındakiler yedi yaşındakinin elini öpsünler deniyor. Bu bize uydurma gibi görünüyor. Çünkü Türk töresi ve geleneğinde yaşlıların yeri her zaman baş köşe. Yetmiş yaşındakinin yedi yaşındakine tabi olması pek mümkün değil. Eğer öyle olsa idi; Kınık Hatun, oğlu Tuğşad’ın yerine Buhara melikesi36 olmazdı. Oğuz töresinde, çocuk hükümdar bile olsa, erişkin, yani rüştüne ermedikçe, emri dinlenmez. Demek ki, devlet görevlileri Vilayetname’yi değiştirirlerken buraya da el atmış, Hacı Bektaş çizgisini bozmak için böyle bir ifadenin kullanılmasını gerek görmüşlerdir. Burada dolaylı yoldan Hacı Bektaş’ın Fatma Hatun ile, evli bile olsa, cinsel ilişki kurduğu ima edilmek istenmektedir. Bunu anlamamak için aptal olmak gerek. Vilayetname’yi ve Hacıbektaş’ın Makalat’ını İkinci Beyazıt’ın Hacıbektaş Dergahı’nda okuttuğunu düşünün.

Ancak, Kadıncık Sultan’ın Bedrettin İdris adlı biriyle evlendiğini, Hacı Bektaş’ın Kadıncık Sultan’ı bu halde bile, evlatlık olarak gördüğünü37 kabul edebiliriz. Bunu zaten Aşıkpaşazade, eserinde söylemektedir:

“Hacı Bektaş Kayseri’den Karahöyüğe geldi. Şimdi mezarı şerifi ordadır.
Misafirler ve seyyahlar arasında anılan, Rumda dört taife vardır.
Biri Gazıyan-ı Rum, biri Abdalan-ı Rum, biri Ahiyan-ı Rum ve biri de Bacıyan-ı Rum’dur.

İmdi Hacı Bektaş hazretleri bunlar içinde Bacıyan-ı Rum’u ihtiyar etti. Kim Ana Hatun ona derlerdi. Geldi, onu kız edindi ve keşf-ü kerametini ona teslim etti.. Ondan sonra, ol aradan sonra Allah’ın rahmetine vardı.”38

“Geldi onu kız edindi, keşf-ü kerametini ona teslime etti” sözünden, Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana’yı kutsadığı, onun Amazon, yani mücadeleci kadın ruhunu daha da bilediği, bu işi tamamlayacağı söylenmek istenmiştir. Başka türlü yorumlanamaz. “Ancak, Hacı Bektaş’ın elini yıkadığı ve burun kanının karıştığı suyu dökmeyip içen Kutlu Melek’in gebe kaldığı, Timurtaş adında bir oğlunun olduğu ve neslin bu evlattan yürüdüğü iddiası inandırıcı değildir.” 39

c) Uzun Firdevsi

Bektaşiler, bilhassa Hacı Bektaş soyundan geldiklerini söyleyen Çelebiler Kadıncık Ana’ya dair dedikodulardan çok rahatsız olmuşlardı.
XX. Yüzyılın başına kadar da aynı rahatsızlık devam etmiştir. Çelebi Ahmet Celalettin Efendi Hazretleri dayanamamış, 1912 yılında “Müdafam” adlı bir kitap yazmıştır. O bu kitabında demiştir ki: Bizim Hacı Bektaş nesli olduğumuz doğrudur. Seyit Ali Sultan’dan gelmekteyiz. Resul Bali ve Mürsel Bali de bizim atalarımızdır. Ceddimiz olan Timurtaş, yani Seyit Ali Sultan için, İstanbul Üsküdar Himmetzade Dergahı’ndaki “Tarih-i Selatin Osmaniye” adlı kitabın 49. Sayfasında “İdris Hoca’nın kerimeleri Fatma Nuriye Hatun’dan mütevellit ve Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin sülb-ü sahih ve nesl-i pak” denilmekte ve neslimizin bundan geldiği tamamen doğrulanmaktadır. Orhan Gazi devrinde Yeniçerilere, yani saray görevlisi askerlere de “Akbörk” giydiren bizim bu atamızdır.40

Ahi Evran’ın 1220’den, yani Birinci İzzettin Keykavus vefat etmeden çok önce Kadıncık Ana ile evlendiği41 söyleniyor. 1261’den bu yılı çıkaralım. Kırkbir kalır. En az onsekiz veyahut 20 yaşı da ilave edelim. 59 eder. 4 yıl da buna ekleyelim. 63 eder. Buna 65 diyelim. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun, bu yaştaki bir kadının, bırak Bedrettin İdris’i, Hacı Bektaş’tan bile oğlunun olması çok ama, çok zor. Hemen hemen imkansız. Ahi Evran’ın hanımı Kadıncık Ana’nın 1220’den önce Kayseri’de Bacıyan-ı Rum Teşkilatı’nı kurduğu ve bu teşkilatı idare ettiği42 de söyleniyor. Böyle biri, 1220 yılında en az 20 yaşında, hatta daha fazla yaşta biri olmalı.

Vilayetname’de anlatılan Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana ile evlenmesi ve ondan Timurtaş (Hızır Lale -Lala-) adlı çocuğunun olması demek ki, doğru değil.

Böylelikle Vilayetname’nin Balım Sultan’dan sonra (bu İskender Çelebi de olabilir) değiştirilmesi meselesinde gerçeklik payı var. Bektaşilerin Babağan kolunun haklılık payı yüksek. O zaman şunu söyleyebiliriz. Bu Hızır Lale, Hacı Bektaş’ın değil de kimin? Bir evlatlık olabilir. Ahi Evran’ın evladı da olabilir diyeceğiz ama, onun çocuğu olmadığı43 söyleniyor. Buna rağmen Hızır Lale’nin Kadıncık Ana’nın oğlu olduğu belli. Ahi Evran, yoksa tutuklanmasınlar, öldürülmesinler diye evladının olduğunu gizlemiş olabilir mi? Bunu bilmiyoruz. Bütün şüpheler o yönde.
Hacı Bektaş’ın “Makalat” adlı eserinde, bunu incelen Mahmut Esat Coşan’ın yazar hakkında verdiği malumatta olduğu gibi, Hızır Lale’nin Hacıbektaş Dergahı’nın başına geçirildiğine göre, demek ki bu çocuğun yaşı yedi değil, çok daha fazla, hatta yetişkin biri.
Zaten İkinci Beyazıt’ın Mevleviler, Ahiler ve Bektaşiler arasında mevcut olan ihtilafı gidermek için harekete geçtiği, bunun için bir çalışma başlattığı, çalışmanın en önemli kişilerinden birinin de Fidevsi-i Rumi adlı Acem olduğu, bunun Hacı Bektaş Menakıpnamesi’ni alıp yeniden yazdığı, yazdığı menakıpnamede, Ahi Evran ve Hacı Bektaş ile, yani bu iki liderle Mevlana arasında gerginliğin giderilmesine çalıştığı, bu liderler arasında dostane ilişkilerin mevcut bulunduğuna ilişkin kısımlara yer verdiği44 söylenmektedir. Uzun Firdevsi’nin bu tahrif işi doğrudur. Çünkü Mikail Bayram bunun için, “Uzun Firdevsi bunu yapmak için özel olarak görevlendirilmişti” diyor ve ekliyor: Hayali çok geniş olan bu adam tarihi gerçeklerle bağdaşmayan bu hikayeyi uydurmuştur.45

Demek ki, Ahmet Eflaki’nin kitabında Mevlana’ya söylettirilen o çirkin yakıştırmada Mevlana’yı haklı çıkarmak için, Vilayetname’de tahriflere gidilmiş, burundan kan damlama meselesi eklenmiş, Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana ile zina yaptığına dair bir ima da araya sokuşturulmuş. Bunu yapanlar kaş yapayım derken göz çıkarmışlardır.
Ne Balım Sultan’ın, ne İskender Çelebi’nin, ne de Şah Kalender’in bu işte suçu olmayabilir. Suç Sultan-ı Beyazıt-ı Veli denen padişahın işidir.
Onun bu pisliğini oğlu Yavuz Sultan Selim, torunu Kanuni Sultan Süleyman zor temizleyeceklerdir. Bu iki padişah, bilhassa Yavuz, babasının bir haltlar çevirdiğinden şüpheliydi ama, tam olarak çözememişti.

Kanuni’nin isyancılar üzerine gönderdiği Frenk İbrahim Paşa da olayın bu yönde çıktığını padişaha bildirmemiş olabilir. Daha doğrusu isyancı Baba Zünnun ve Şah Kalender46 boşuna başkaldırmamışlardı. Onlar Vilayetname’de, ya da Makalat adlı eserlerde bu gibi imaları okuyunca, binlerce-onbinlerce Hacıbektaş yoldaş ve gönüldaşları ile herhalde boş durmayacaklardır.

Kur’an’da ayet var. Deniyor ki: Kim ölmüş bir kardeşinin etini yemek ister?! Bundan tiksindiniz, değil mi?! Allah bu. Kaybı biler. İleride neler olacağını da bilir. Kanaatimce Allah bu ayetle Ahi Evran’ı kastetmiş. Onun etinin yenmesini de eşine atılan çirkin iftira ile ifade etmiş. Bir Müslümanın bunu çok iyi düşünmesi gerek. Yoksa vebalden kurtulamaz.

Mevlana, vefat eden Selçuklu devlet adamlarının veyahut zengin şahsiyetlerin malını mülkünü kendinin veyahut yakınlarının üzerine devlet kanalı ile birer birer geçirtmiş.47 Mevlana, Konya sultanlarının bir numaralı el etek öpücüsü, Moğolların da destekçisi;48 Konya sultanı Moğollara karşı olmadıkça, o sultana bir şey demiyor, olursa öldürtenler listesine dahil oluyor.49 Mevlana, Hacı Bektaş’a hitap ederken ona “Bacısı Kahpe” diyor.50 Dil uzattığı ise Bacıyan-ı Rum örgütlenmesinin başındaki kadın,51 Kadıncık Ana’dan başkası değil. Ancak bunu daha önce belirttiğimiz gibi Ahmet Eflaki, Mevlana’ya mal etmiş. Onun ruhunun ağzından söyletiyor. Mevlana demiş mi, dememiş mi, bunu bilemeyiz. Peki, Mevlana’nın kızı da o örgütte? Bunu düşünen yok. Demek ki Kadıncık Ana temiz, Bacıyan-ı Rum örgütlenmesi de temiz. Bunlar Mevlana’nın kalbinden, düşüncesinden daha saf, daha duru, daha berrak... Anlaşılan Kadıncık Ana’ya Mevlana’nın öfkesi korkunç boyutlarda. Peki,  Mevlana’yı o kadar kızdıran ne?

Kızının Bacıyan-ı Rum’dan vazgeçmek istememesi. Başka ne olabilir?

d) Evhadettin Kirmani’nin Kızı

Mikail hoca kirmaninin ertuğrul veya gündüz alpin kızından doğduğunu söylüyor,
Kadıncık Ana basit biri değildi.
Asıl adı Fatma’ydı.
O, Türkmenlerden ve Mevlana’nın baş düşmanı olarak kabul ettiği Evhadettin Kirmani’nin kızıydı.
Babailer isyanı ve Moğollara karşı olması nedeniyle 13 yıl göz altına alınmıştı.52
Onu Moğollar Kayseri’de tutuklamıştılar. Her an öldürülme ihtimali vardı. O bir yandan Moğollardan kaçarken, diğer yandan halkı Moğollara karşı mücadele vermek için örgütlemekteydi.
Şimdi böyle bir Türk kadını var.
Daha önce demiştik, Ahmet Eflaki, kitabında Mevlana’nın ağzından niye öyle bir çirkin kelimeyi kullanıyor diye. Hacı Bektaş’ın bacısını nereden tanıyorlar diye de sormuştuk. Evet; demek ki, durum buymuş.

Mevlana da böylelikle Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana’yı bacı olarak yanına aldığını kabul ediyor. Ama, A. Eflaki o çirkin kelimeyi kullanmış. O bunu Kadıncık Ana denen Fatma Hatun’un Evhadettin Kirmani’nin kızı olması ve Moğollara karşı mücadele vermesi nedeniyle yapmış olabilir. Daha doğrusu Mevlana da sanıldığı gibi değil. O emperyalizmin, sömürünün bir maşası ve insanlıktan da nasibini almamış, çıkarından başka bir şey düşünmeyen biri.
Bir kadının, bu öyle bir kadın ki, Moğol emperyalizmine başkaldırmış, Moğol sömürüsüne başkaldırmış, yıllarca bu uğurda hapis yatmış, böyle birinin namusuna dil uzatıyor. Demek ki efendilerinden bu hususta gerekli emri almış. O Moğollardan korkuyor ama, Allah’tan korkmuyor.

İslam ne diyor, kendi gözünle görmeden, bunu gözüyle gören iki de şahidin olmadıkça, kimsenin namusuna dil uzatamazsın. Çünkü İslamda namus çok mühim. Moğollar Kadıncık Ana’yı hapsedebilirler ama, asla namusuna dokunmazlar. Çünkü bu, Cengiz Yasası’nın önemli kuralıdır. Cengiz Han’ın da anası kaçırılmış, uzun süre Merkitlerin elinde kalmış. Namusa dokunmazlar ama, birilerine emredip onlara şu şekilde laflar söyleyin diyebilirler.
Peki, Mevlana’nın bu tür bir plana gelmesi neden? XX. Yüzyıl’da Mevlana’yı bir büyük, bir düşünür olarak, cümle aleme tanıttılar, acaba bunu XXI. Yüzyıl’da yapabilecekler mi? Çünkü Mevlana eski Mevlana değil. Mevlana, XX. Yüzyıl’da topluma tanıtılandan başka bir Mevlana. Mevlana, kızının Bacıyan-ı Rum örgütlenmesindeki yeri ve onu vazgeçirememesi nedeniyle öfkeden küplere binen biri. O çirkin iftirayı, 1261 yılından önce yaptığı belli. Şeyh İshak’tan bahsediyor, bunun Baba İshak olduğunu biliyoruz. Hem şeyh diyor hem de bunun Hacı Bektaş’ın müridi olduğunu söylüyor. Bir kavgadan, gürültü-patırtıdan da söz açıyor. Onun bu sözlerle Babai isyanını kastettiği açık. Ancak bu isyan 1239’da başlamış, 1240’da sona ermiş. Baba İshak, veyahut Baba Resul de öldürülmüş. Hacı Bektaş çok daha sonra Sulucakarahöyük’e gelip yerleşiyor. Kadıncık Ana ancak Ahi Evran öldürüldükten sonra, 1261’de buraya geliyor. Aradan 21-22 yıl geçmiş. Ahi Evran ile Mevlana düşmanlığı da Şems-i Tebrizi’den sonra daha çok artıyor, 1244 ile 1247 yılarında. Peki, Ahmet Eflaki bunu bilmiyor mu? Kendince kitabında neden o çirkin cümleyi kullanmak lüzumunu hissediyor?

Bektaşilerin Babağan koluna göre, Hacı Bektaş neslinden bir kişinin bile olmadığı, Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana’nın oğlunu manevi evlat edindiği, bu nedenle Çelebilerin kendilerini Hacı Bektaş’ın neslinden geldikleri fikri mantıklı olduğu kadar da, gerçekçidir. Ancak onun fiziki evladı olduklarını söylemekte mantık yoktur; bu gerçek de değildir.

Sersem Ali Baba, Kalender Çelebi isyanında Babağan kolunun başındaydı.53
Yalnız onlardaki mücerretliği halen çözemedik. Genellikle Rumeli Bektaşileri, yani Dimetoka’daki Kızıl Deli Hacı Bektaş Dergahı’na bağlı olanlar Babağan koluna mensupturlar. Dedebabalar olarak da bilinirler.
Sonradan bu kol Anadolu Aleviliğine sıçradı.
1826 yılından sonra Bektaşilerin Dedeğan kolu, diğerlerini,yani Çelebileri döneklikle suçladılar. Çünkü İkinci Mahmut’un Nakşibendilileştirme hareketine bazı Çelebilerden dahil olanlar vardı. Ancak bozulmamış Çelebilerden Çelebi Ahmet Celalettin Efendi, Türk Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’e Hacıbektaş’tan destek verdi.54

3- MÜCADELENİN BAŞKA YÖNÜ

a) Ayna

Mevlana, Şems’in etkisiyle kadınları önemsemez, onları cinsel olarak değerlendirirken,55 Ahi Evran, kadınlara Türklerdeki eski kimliklerini, yani harpçi, iş görücü, neyin ne olduğunu bilir, ona göre davranır kimliğini vermişti. Bu nedenle Melike ve Kimya Hatunlar Ahi Evran’ın safında yerlerini almıştılar.
Alaattin Çelebi’nin Ahi Evran’ın safında yer almasının sebebi, iki yüzlülüğü sevmemesi, yurtsever oluşu, yani Moğollara karşı oluşu; edebiyattan ziyade askerliğe elverişli bulunmasındandı. Çünkü şairlik gücü olmayan Alaattin, babasının yanında bir hiçti.

Mevlana, Ahi Evran düşmanlığında o kadar ileri ve o kadar aşırı gider ki, o zamanki halkın nazarında bu muteber adamı, alabildiğine küçültmek için aklın ve hayalin alamayacağı iftiralara baş vurur, onu Türk milletinin bir ferdinde bile bulunmayan, ancak Farslılarda yaygınlık kazanmış olan bir nitelikle, eşcinsel olarak tanımlamak ister. Evet, maalesef bu çirkinliği de yapar. Onun bunda tek gerekçesi ise Ahi Evran’ın çocuğunun olmamasıdır.56 Peki, bir insanın çocuğunun olmaması suç mudur? Veyahut çocuğunun olmaması nedeniyle bir insan eşcinsel olarak suçlanabilir mi? Demek ki suçlanabiliyormuş. Oysa Kur’an’da şu ayet var: Biz ona yanında bulunan ve kendine hizmet eden evlatlar verdik. Daha ne ister? Evet, ayetin kendisi bu. Her şeyin hakimi olan Allah’ı bile gına getittiriyorlar.

Cemalettin Savi’nin talebesi Ali Hariri’nin Şems’ten sonra yakın dostu Mevlana bunu söylüyor. Devrin tertemiz bir insanını homoseksüellikle suçluyor. Evhadettin Kirmani’nin Menakıbında Ali Hariri ve çevresinin livata fiilini işledikleri, yani homoseksüel ilişkide bulundukları belirtilmektedir.57 

Oysa Mevlana’ya Ahi Evran düşmanlığı ona Kur’an’daki, bir kavme olan düşmanlığınız diye başlayan ayeti bile unutturmuştur. Söz konusu kavim ise Türkmenlerdir. Bakın onu doğru yola sevk etmek için gönderildiğini söyleyen Şems-i Tebrizi, bakın Mevlana’ya ne demektedir:
“Ey dost, aynayı elime ver de bakayım diyorsun! Buna bir bahane bulamıyorum, sözünü kıramıyorum, ama gönülden bir bahane bulayım da aynayı sana vermeyeyim diyorum. Çünkü senin yüzünde bir kusurun var desem, belki ihtimal vermezsin, eğer ayanın yüzü kusurludur desen, daha beter olur.” “Şimdi diyorum ki, aynayı eline vereyim, ancak ayanın yüzünde bir kusur görürsen onu aynadan bilme; aynada sonradan olmuş bil! Bari benim yanımda aynaya bakma. Şart odur ki aynanın yüzünde kusur bulmayasın. Eğer kendinde bir kusur bulamıyorsan, bari o kusuru bende bul ki, aynanın sahibiyim. Aynayı kötüleme!”.58

Bunu diyen ve ona bağlı olanlar, Şems’in neden ortadan kaybolup bir daha görünmediğini sorgularlarken, akıllarına bunu Ahi Evran’ın Alaattin Çelebi’ye Kimya Hatun için yaptırdığı geliyor.59 Ahi Evran ve Alaattin Çelebi’nin de öldürülmeleri60 bunu doğrular gibi. Burada, katiller için Seyfettin Tuğrul’a sığındılar deniyor ama, işin içinde bir karışıklık var sanırım.

b) Muhittin Arabi

Mevlana’nın kindarlığı yeni değildir. O hem Ahi Evran’ı hem de Hacı Bektaş’ı kötülemek, karalamak; böylece bir taşla iki kuş vurmak isterken, babasının karakter yapısından esinlenmiş olabilir. Çünkü onun Muhittin Arabi’yle araları iyi değildi.
1228 yılında Konya’ya geldikten sonra Muhyittin, neden eskisi gibi Konya’ya gelip gitmemiş ve sarayla irtibatını sırf mektuplaşma seviyesinde bırakmış, İkinci Gıyasettin Keyhüsrev’in tahta geçmesiyle bu irtibatını da kesmişti. Gerçi Muhyittin, Malatya’da idi. 1218 yılında Mecdettin İshak’ın dul hanımı ile evlenmiş,61 ondan iki çocuğu dünyaya gelmişti. Çocuklarından birinin adı Saadettin, diğerinin adı İmadettin idi. Muhittin Arabi’nin Fahrettin Razi’yle arası iyiydi.62 Ayrıca Evhadettin Kirmani’yle de görüşmüş idi.63 Bu Endülüslü mutasavvıfı Bahattin Veled Konya’ya geldikten sonra, onu Konya’da bir daha niçin görmediler?
Bahattin Veled, 1220 yılında Anadolu’ya geldiğinde, bir süre Malatya’da kalmış, -herhalde burada Muhyittin’le tanışmış- sonra Larende’de yedi yıl ikamet etmişti. Ahmet Eflaki’nin kitabında bir kere bile olsun Muhyittin’in adı geçmez. Şems-i Tebrizi bile ondan “Makalat” adlı kitabında bahsetmek istemez. Demek ki aralarında bir şeyler var.
Muhyittin’in Fahrettin Razi ve Evhadettin Kirmani’yle görüşmesi onun bunların fikrinde olduğunu gösteriyor
ve bu nedenle Bahattin Veled ve oğlu Mevlana, Muhyittin’i anladığımız kadar pek sevmiyorlar. Çok söz edebilirlerdi, ama…
Ancak işin içinde Sadrettin Konevi var.
Bu nedenle Ahmet Eflaki kitabında suskun kalmış olabilir. Sadrettin Konevi’nin eserlerinde Muhittin Arabi erdemli, faziletli biri olarak geçer ve Sadrettin Konevi onu daima saygı ile anar. Hatta bize Muhyittin ve tasavvufunu tanıtan da odur.

Şems-i Tebrizi’nin “Konuşmalar” kitabının şahıslar hakkında bilgi verilen kısımda, Muhittin Arabi’den de bahsediliyor, onun bu kitapta yeri geldikçe söz edilen Şeyh Muhammet olduğu64 söyleniyor. Herhalde bu ibare kitabı tercüme eden tarafından konmuştur. Doğru mudur, değil midir; bilmiyoruz ama, elimizde aksine bir belge olmadığına göre, bunu kabul etmek zorundayız. Bir nevi zamanın kutbu gibi de diyebiliriz.
Kitaptan anladığım kadarı ile, Şems’in ona saygısı ve hürmeti var. Şems kitabının birinci kısmını bitirirken ondan bahsederek bitirir.
Peygamberin bile gerçeklediği kerametinin bulunduğunu da açık açık söylemektedir. Onun hakkında kötü düşünenlere bile işaret etmekte, o kimselerin böyle düşündükleri için pişman olduklarını da belirtmektedir. Daha doğrusu Şems onu gerçeklemektedir. Şems-i Tebrizi, Muhyittin’e böyle saygısı varken,

Mevlana’da ve A. Eflaki’de o saygı neden bulunmaz? Bu da önemli bir husustur.

Şems-i Tebrizi, Bahattin Veled ve Mevlana Celalettin’in baş düşmanlarından Evhadettin Kirmani’yle de arası iyidir. Şeyh olarak tanır ve ona hürmeti vardır.
Evhadettin Kirmani, içki içmektedir. Şems’i de sofraya davet eder. Şems bunu kabul etmez. Der ki: Sen bahtiyar bir günahkar olursun, ben ise bahtsız bir günahkar, o nedenle bu sofrada oturmam.65 Ancak Evhadettin’le araları sonradan bozulmuşsa, onu bilmem ama, Mikail Bayram’a göre bu bozuşma düşmanlık aşamasına kadar varmış gibi.

c) Ejder Hikayesi

Mevlana’nın tasavvufu Hint mistizmine dayanmaktaydı. Çünkü Belh Hindistan’a yakındı.66
O zaman şu soru aka gelir: Peki, onun karşıtları nereden etkilendi?
Ahi Evran’a “Ejder” deniyor, buna göre tabii ki Çin’den. Ancak şu var: Hunların bayrağında da ejder vardı. Peki Çin bayrağındaki ejder? Bu normaldir.
Nedeniyse: Türkler Çin’i Cengiz Han’dan bile önce, birçok defa işgal etmiş, Çinlileri etkilemiş, onlar da Türklerden bir çok şey almıştılar. Bunlardan biri Gök Tanrı inancı, diğeriyse “Ejder” bayrağıydı. Çinliler Tanrı’ya Tiyen diyorlardı. Bu kelime Tanrı kelimesinden gelmekteydi.67 Yalnız Çinlilerin Ejder bayrağını ne zaman kullandıklarına dair şimdilik her hangi bir fikrimiz yok. Bunun araştırılması gerek. Yalnız şunu söyleyebilir: Çinliler Ejder bayrağını Büyük Hun İmparatorluğu’ndan sonra Türklerden almış olabilirler.

“Ahi Şecerename” ve “Ahi Fütuvvetname” adlı eserlerde Ahi Evran’ın gerçek adının Nasrettin Mahmut olduğunu söylemektedirler. Dabbağ, yani derici olduğu, yılan beslediği, bu yılanları yakalamakta mahir olduğu, yılanların ona boyun eğdiği, bu nedenle Nasrettin Mahmut’a “Evran”, yani “Ejder” adını verdiklerini söylemektedir. Ahi Evran’ın eserlerinden de, kendisinin yılan zehirlerinden panzehir yaptığını, yılanların derisinden de kemer ve kırbaç yaptığını da öğrenmekteyiz.

Mevlana’nın “Mesnevi” adı kitabında bir hikaye anlatılır. Bizim için önemlidir. Nakledelim:
“Yılancı kendi san’at ve maharetiyle bir yılan avlamak için dağlara çıkar, kar ve kış günleri yılan aramaya koyulur. Nihayet yılan ararken büyük bir ejder bulur. O yılan dostu, direk gibi olan o ejderhayı yakalayıp gösteri için Bağdat’a götürmeye kalkar. O ejder canlıydı fakat soğutan ve kardan dolayı büzüşmüş ve sakin idi. Bu yılancı ejderhayı keçe ve kilimlere sararak bağlayarak Bağdat’a getirir.” Gösteri yapıp para kazanmak ister. Fazla para hırsına tutulmuş ki Irak (yani Basra) güneşinden ejder ısınınca canlanır ve oraya seyir için gelmiş halkı yutmaya başlar. Yılancı da donup kalmıştır. Ejder onu da yutar.Mevlana, sözünü şöyle bitirir:
O yılancı donmuş ejderi Bağdat’a (yani Basra’ya) getirmeseydi, Ejder canlanmaz, o kadar insanı ve yılancıyı da yutmazdı. Defalarca söyledim. Ejderi öldürmek için Musa olmak lazım diye. Dinlemedi.68 O bununla, diğer anlamda Ahi Evran’ın akılcılıkta bile Fahrettin Razi’yi geçtiğini söylemek istemektedir.69

d) Mevlana Ne Demek İstiyor?

Mevlana Celalettin’in, günümüz bakımından, anlattığı Yılan hikayesiyle, Ahi Evran hakkında ne demek istediğini çözmeye ve bunu anlamaya çalışalım:
Mevlana, o günün insan aklı ve düşüncesi seviyesinde, belki Ahi Evran’ı yılancılığı, yılan zehrinden serum yapma, derisinden de kemer ve kamçı yapma sanatını ima ederek, onu halkın nazarında küçük düşürmek, daha doğrusu ahmak yerine koymak istemiş70 olabilir ama, günümüzde panzehirin faydalarına tıp alemi şahittir, bunu Ahi Evran o zaman tespit etmiştir. Onun “Tabsira” adlı eserine baktığımızda bunu görürüz:
“Bilge ve alim kişi yılanın zehirini defetmek için gene yılandan istifade eder; ilmin gerektirdiği ölçü ve usulle yılanı avlar, baş ve kuyruk tarafından belli bir miktarını kesip atar, kalan kısmını kaynatır; tıp ilminin kurallarına uygun bir tiryak (panzehir) imal eder ve bununla yılan zehirinin zararını defedebilir. Kaba cahil, bu hekimin yaptığını görse yılanın nasıl avlanacağını detaylı olarak bilmediği, bilge kişinin maksadını da kavrayamadığı için yılanın güzel cildine ve renklerine kanar, cahilce elini yılana uzatır, bir anda ısırması ile elini çeker ama hayatını da kaybeder.”71
Bunu Ahi Evran eserinde yazmaktadır. O bir devlet adamı, teşkilatlandırma adamı olduğu kadar da bir Tıp adamıdır.
Tıp ilminin simgesi de bu nedenle yılandır.
Ahi şecerenameleri ve fütuvvetnamelerinde Ahi Evran’ın Tıp bilgisinden söz edildiğinde bazı kimseler belki o kısımları önemsememiş, bir efsane anlatılıyor zannetmiş ama, demek ki anlatılanlarda bir gerçek payı varmış.

Anadolu Selçuklularının tababet ilminde ileri düzeyde bulundukları günümüzde bilinmektedir. Çankırı’da Atabeylerden Cemalettin Ferruh Darüşşifası’nın sembolü olarak çifte yılan çizimi kapı alınlığındaki taşa kazınmış bir haldedir.

Mevlana varsın “Yılan hikayesi”ni Mesnevi’nde anlattığı yetmezmiş gibi “Divan-ı Kebir” adlı eserinde de anlatarak, Ahi Evran’la kendince hicvetsin, alay etsin!72
Bu onun ne biçim bir karakter sahibi olduğu gösterir.
Mevlana, yılancı hikayesini anlatırken, bir konumuza da değinmekte, Arap işgalcilere karşı Maveraünnehir ve Horasan’da başlayan Türk ihtilallerini de söz konusu etmekte, ejder olarak Hülagu Han’ı misal göstermektedir.
Moğolların Ahi Evran’ın bir gün canını alacağını da açık açık söylemektedir.
Ama onda, Hacı Bektaş’ta ve Türkmenlerde ölüm korkusu yoktu, asla da olmamıştı. Çünkü ölümden korkmamayı Orhun Abideleri’nden öğrenmişlerdir. Türk Bilge Kağan: İnsan ölmek için yaratılmış. Sonsuzu Tanrı yaşar, diyor; bu hikmetli, o kadar da akılda tutulması gerekli olan sözü söylüyor ama, Konya sarayına sığınıp da ölümden korkanlar var. Ve kırsal kesimde halkın dertlerine eğilmekten ziyade, rahat bir hayat sürmeyi kendine amaç edinen bunu bilmiyor!

Mevlana, yılan avlayan Ahi Evran’ı İblis olarak niteleyerek der ki:“Önceleri bir İblis benim üstadım idi. Daha sonra o İblis önümde bir hiç oldu.”

Mevlana bunu derken, çocukluk günlerini, Evhadettin Kirmani’yi, babasının düşman bildiği Fahrettin Razi’yi ve bu vatanını ve milletini canından daha çok seven insanların sahip olduğu Türk kültürünü, Tanrıkut Mete Han’ın ejderli bayrağını hatırlamış, Moğollara karşı göstermiş bulunduğu iki yüzlülüğü unutup, bu sözleri sarf etmiş, bir hiç olan İblis’i de Ahi Evran olarak nitelemiştir.

1018 (1019) yılının başlangıcında Haça tapan Hıristiyanlar Tanrı’nın gazabına maruz kaldılar. Öldürücü bir canavar olan ejder, kasıp kavuran bir ateşle beraber belirdi ve üçlü teslisi sembolize eden putlara tapınanları vurdu. Peygamber kitaplarının temelleri sarsıldı. Çünkü kanatlı yılanlar gelmişti. Kana susamış canavarların zuhuru böyle oldu. İşte böyle bir zamanda Türkler Ermenistan’a, Vaspurakan eyaletine girdiler. Hıristiyanları acımadan kılıçtan geçirdiler.74

e) Ejder Türklerin Simgesidir

Mateos, 5 Mart 1064 (4 Mart 1065) tarihide Sultan Alpaslan’dan bahsederken nihayet ağzından baklayı çıkarıyor. “İranlıların ejderi olan Sultan, büyük zaferle Ermenistan’a girdi. O, Allah’ın gazabı olan öfkesini Şark milletinin üzerine çevirdi ve… acısını bütün Ermeni milletine tattırdı. Hıristiyanlar ölüm aleviyle sarsıldılar, Ermenistan kanla boyandı, kılıç ve esaretle tahrip edildi, Sultan, bir kara bulut gibi ilerleyerek krallık şehri olan Ani’ye geldi ve korkunç bir yılan gibi şehri her taraftan Mateos, “Ejder” derken ve Türk hakanını “Ejder” olarak nitelendirirken, Türklerin bayrağındaki kanatlı ve ağzından alevler fışkıran yılanvari canavarı kastetmektedir. O bir masal anlatmamış, gerçekleri söylemiş. Yoksa Mevlana, Mateos’un bu eserini o zaman ele geçirip de okumuş muydu? Ermenistan’ı yerle bir eden, binlerce Ermeni’yi kılıçtan geçiren Türklere, Türkmenlere olan bütün öfkesi ve kini o nedenle miydi? O bu nedenle mi Selçuklu sultanı İkinci İzzettin Keykavus’a düşmanlık yapmıştı. Sırf bu nedenle mi Şems-i Tebrizi, kitabında Birinci Alaattin Keykubat hakkında fikrini beyan ederek, zehrini okuyanlara vermek istemişti. Avrupalılar bunu bilseler, Oskar Edebiyat ödülünü Orhan Pamuk’a vermezler, Mevlana Celalettin’e verirlerdi. Bir kere o haltı karıştırmışlar, bunun dönüşü yok.

f) Cuha Hikayesi

Arap kültüründe Cuha adı meşhurdur. Aslında o, gülünç, kendisiyle alay edilen bir kişi olmaktan ziyade, yaşadığı dönemde Arapların bildiği ve tanıdığı bir tiptir. Ancak Mevlana’ya göre, o Ahi Evran’dan başkası olamaz. Oysa Cuha Türk değil, Araptır, Mevlana döneminde de yaşamamıştır. Ama ona göre bunun önemi yok. Nasıl olsa bu karakteri biraz değiştirir, kılıktan kılığa sokar, homoseksüel tavrı da ekleyince, iş olur, biter.
Mevlana bunu niye yapmıştır? Çünkü Ahi Evran’ın herkes tarafından sevilen, sohbetine doyum olmaz, şakacı bir karakteri de vardır. Onun bu karakteri Mevlana’nın canını sıkmaktadır. Hem düşmanını anlattığı hikayelerle küçük düşürecek, halkın nazarındaki itibarını ona kaybettirecek, hem de Türkmen toplumunun haremsiz yaşamını, kadın erkek birlikte iş görmelerini ve günlük çalışmalarını yerecektir. Daha doğrusu o, bu hikayeyle bir taşla iki kuş vurma amacını gütmüştür. Bir de Cuha hikayesini okuyanlar, aslında Arap olan Cuha’nın Türkmen olduğunu zannedecekler, bunu yazan kişinin ne kadar temiz ve faziletli, Türkmenlerin de ne kadar aşağılık bir toplum olduğunu düşüneceklerdir. Bu da işin yan faydasıdır.

Mevlana bu hikayeye Cuha olarak Ahi Evran’ı dahil ettiği gibi, onun hanımını, Kadıncık Ana’yı da bu hikayeye Cuha’nın karısı olarak dahil eder. Kadıncık Ana’yı hikayeye dahil etmekle, hem Ahi Evran’ın namusunu kötülediği gibi hem de baş düşmanı Evhadettin Kirmani’yi de bir yönde ailecek lekelemiş olur. Çünkü Kadıncık Ana, bu büyük mutasavvıfın kızıdır. Kadıncık Ana’yı lekelemekle, Ahi Evran’ın Ahiyan-ı Rum Teşkilatı gibi Moğollara karşı büyük tehlike teşkil eden Bacıyan-ı Rum Teşkilatı’nı da gözden düşürmüş olacaktır.76 O herhalde bu hikayeyi uydurmak için günlerce düşünmüş, kendisine ve Moğollara nasıl faydalar getireceğini hesaplamıştır.

g) Sultan Bile Öldürülüyor

Mevlana Celalettin, Moğolları müşrik olarak nitelendirmiyordu. Onları Tanrı’nın ordusu olarak telakki etme gibi bir tutumu vardı.77
Ahi Evran, Babailerin para ile kiralanan Haçlılar tarafından katledildiklerini görmüş, Mevlana ise duymuş, aldırmamıştı. Birinin malda mülkte gözü yoktu ama, diğerininki doymak bilmiyordu.78

Mevlana’nın Moğol yandaşlığı o kadar ileriydi ki, Moğolların Anadolu’da yapmış oldukları zulmü bizzat gören Dördüncü Ruknettin, anında Moğollara cephe almış, bu nedenle Türkmenlerden, bir ara Kırşehir’de kadılık da yapan Baba Merendi’yi kendine danışman edinmişti. Baba Merendi ve müritleri  Dördüncü Ruknettin’i alkışlarla karşılamış, ona destek vereceklerini vaad etmişlerdi. Bu durum, Mevlana Celalettin’i gücendirmiş, Dördüncü Ruknettin’e o, “Öyle ise biz de başka birini kendimize oğul ediniriz” demişti. Nitekim bu olaydan çok geçmemiş, Pervane Süleyman ve Tacettin Mutez’in Moğollarla anlaşması ile Dördüncü Ruknettin de öldürülmüştür.79
Bu işin içinde Mevlana’nın olmaması imkansız.
İşte Mevlana Celalettin böyle biridir. İşgalcilere destek vermek için onun gerekirse devlet başkanının öldürülmesini bile planlayacak bir karakteri vardır. Ahmet Eflaki’ye göre, bunun sebebi gayet basit: Selçuklu sultanları Türkmen ileri gelenlerine değer vermiş, bu nedenle Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır. O bunu kitabında diyor.

h) Ye Kürküm, Ye

Nasrettin Hoca’nın Akşehir’de yaşadığı inkar edilmez. Ancak Ahi Evran da Akşehir’de bulunmuş. Ahi Evran’ın asıl adı Nasrettin Mahmut. Nasrettin Hoca adlı şahsın Timur döneminde değil, Moğol işgali döneminde yaşadığı, bunun da Ahi Evran olduğu80 söyleniyor. Ahi Evran, Hace Nasrettin olarak da anılmaktaydı.81

Nasrettin Hoca’nın “ye kürküm, ye” fıkrası meşhurdur. Ahi Evran, Birinci Alaattin Keykubat’ın elçilik görevini de yapmıştı. Bu sultanın onu Selçuklu Devleti’nin siyasetini kuvvetlendirmek için bazı ülkelere ve beylere diplomatik faaliyetleri icra etmek için84 gönderdiğini biliyoruz. Ahi Evran, Irak’ın doğusunda bulunan Zağaros dağlarındaki Kürtlere de gönderilmiş olabilir. Çünkü o dönemde Selçuklu Devleti’nin sınırı Urumiye’ye kadar genişlemişti. “Ye kürküm ye” fıkrası bu sırada çıkmış olabilir.85


ı) Hindi ve Papağan

Nasrettin Hoca’nın hindisini yüz akçeye satma fıkrası meşhurdur. Soranlara Hoca, geçen hafta bir papağan yüz akçaya satılıyordu, benimki niye etmesin, der. Ama o konuşuyordu, derler. Hoca da, “bu da, bakın haline, düşünüyor”, der. Bu fıkra mantıkta, “konuşmak düşünmenin seslendirilmiş şeklidir” diye açıklanır. Ahi Evran, “Letaif-i Gıyasiyye” adlı eserinde bunu belirtmektedir. Nasrettin Hoca’nın fıkralarında, onun bilge bir kişi olduğu, Arap bilginleriyle çeşitli tartışma ve münazaralara girdiği anlaşılmaktadır. Nasrettin Mahmut’un da Selçuklular döneminde ünlü bir kişilik sahibi olduğu için diplomaside görevlendirildiğine dair latifeleri vardır.87

i) Letaifü’l Hikmet

Nasrettin Hoca’nın hanımı eli sopalı biridir. Kavga yapar, bağırır. Ahi Evran’ın hanımı Kadıncık Ana da aynı karakter yapısına sahiptir. Nasrettin Hoca’ya ilişkin fıkralarda anlatırlarken, yerine göre biraz abartmış olabilirler.

Ahi Evran’ın “Letaifü’l Hikmet” ve “Ahlak-i Nasiri” adlı eserleri de vardır. Nasrettin Hoca’yı fıkralarına konu edinenler, Ahi Evran’ın bu eserlerinden de faydalanmışlardır. “Elini ver kurtarayım” fıkrası… bu fıkrada Nasrettin Hoca, “Ona elimi ver demeyin, elimi tutun deyin” diye kalabalığa müdahale etmiş, sonra da şöyle demiştir: “Çünkü o hayatında kimseye bir şey vermemiştir, size de elini vermez.” Bu aynen Ahi Evran’ın “Letaif-i Hikmet” adlı eserinde vardır88 ve kanatimce o bu sözüyle Mevlana’nın babası Bahattin Veled’i kastetmektedir.

Ahi Evran’ın “Letaif-i Hikmet” adlı eserinde, hekimin dostuna yemek yedirdiği, o anda karısının gelip tabakları önlerinden aldığı ve bağırdığı; bunun üzerine hekimin dostuna daha önce onun evinde yemek yediğini, bu sırada bir kuşun gelip sofrayı darmadağın ettiğini söylediği; sonra da “karımın yaptığını o kuşun yaptığına say” dediği anlatılır. Bu Nasrettin Hoca’da aynen belirtilmiştir.

Yine fıkraların birinde Hoca’nın çift sürdüğü, sürerken kayışın koptuğu, Hoca’nın sarığını çözüp kayışın yerine bağladığı, sarığın paramparça olduğu; bunun üzerine Hoca’nın “Meğer zavallı kayış ne işkence çekermiş” dediği anlatılır.
Ahi Evran, bir dabbağdır. Dericilik yapar. Kayış da onun eseridir. Bu kayışın kayış olmak için ne gibi ameliyelerden geçtiğini çok iyi bilir. Fıkrada bu anlatılmıştır.89

Letaifü’l Hikmet adlı eserde çok güzel konulara da değinilmiştir. Bunlardan biri “Müellifetü’l Kulüb” başlığı taşır ve kalplerin nasıl İslama ısındırılacağını, bu nedenle Müslüman kişiliklerin tanınmasının gerektiğini, bunun da üç çeşit olduğunu belirtir. Yine aynı kitabında Ahi Evran, eğitimci ve toplum bilimci olarak da karşımıza çıkar. Onun şu sözlerine dikkat edelim:

Tanrı insanı medeni yaratmıştır. Tabiatı böyledir. O ihtiyaçlarını gidermek zorundadır. Bunun için yemesi, içmesi, giyinmesi, evlenmesi, mesken edinmesi şart. İhtiyaçlar kendiliğinden giderilemez. Bunun için insanın çalışması, bir iş görmesi gerek. O da ancak meslekle olur. Mesela, demircilik, marangozluk… gibi. Bu mesleklerden birini öğrendikten sonra insana işini yapmak için alet ve edavat gerek. Bunlar temin edilmeli. Kullanacak, satın alacak insanlara da ihtiyaç var. Toplum hayatı buna göredir. Toplum mesleksiz, sanat kollarsız olmaz. O nedenle bunlar devam etmeli. İnsanlar bu mesleklere ve sanat kollarına yönlendirilmeli. Böylece bir sanatla, bir işle uğraşılmalı ki, o insan sanatı veyahut işi kendine meslek edinsin ve ihtiyaçlarını gidersin.90

j) Danişmend-i Rumi

Ahi Evran’a “Danişmend-i Rumi” demektedirler.
Sadrettin Konevi, Ahi Evran’a yazdığı mektuplardan, onun bilge bir kişi olduğu anlaşılmaktadır. “Menakıb-ı Evhadettin-i Kirmani” sözü edilen “Danişmend-i Rumi”nin Ahi Evran olduğu tepit edilmiştir. Fıkraların birinde Nasrettin Hoca için de “Danişmend-i Rumi” denilir. 

Fıkralarında Nasrettin Hoca için, “her fende kamil imiş” denir. Ahmet Eflaki, kitabında Ahi Evran için, “O her ilimde mahir idi” der ve bilmeden çok önemli gerçeğe ışık tutmuş olur.91

İsimleri de aynıdır. Yani Nasrettin’dir. Birine Nasrettin Hoca, diğerine Nasrettin Hace denir. Sadrettin Konevi’nin Ahi Evran’a yazdığı mektuplarda, ona Hace Nasrettin olarak hitap edilmektedir.

Nasrettin Hoca’nın kadılık yaptığı, hatta vezir bile olduğu fıkralarında görülmektedir. Ahi Evran, Kayseri’de kadılık yapmış, Konya’da ise vezirlik makamına getirilmiştir. Mevlana’nın babası Bahattin Veled, Ahi Evran’dan “kendisine muhalif bir Kadı Nasr”ettin’den söz etmekte, Ahmet Eflaki de ondan Vezir Nasrettin olarak bahsetmektedir.92

k) İmadettin

Nasrettin Hoca fıkralarında “İmad” adı geçir. Bir çok fıkrasında bu isme tesadüf ederiz. Ahi Evran’ın aleyhinde bulunanlardan biri olan Şems-i Tebrizi’nin “Makalat” adlı kitabında bir İmad’dan söz edilir. Bu İmad’ın, yani İmadettin’in Evhadettin Kirmani halifelerinden Zeynettin Sadaka’ya yakınlığının bulunduğu yine bu kitapta ifade edilir. Ahi Evran Nasrettin Mahmut’un da bir yakını vardır. Kimi zaman onunla beraberdir. Bu İmad, Şems-i Tebrizi’nin aleyhinde bulunmak istediği İmad’dır.93 Muhittin Arabi’nin de Saadettin adlı oğlundan sonra İmadettin adlı bir oğlu olmuş, vefatından sonra, ondan bahseden pek kimse olmamıştı.Çeviren şahıslara dair verdiği bilgide onu XII. Yüzyıl’ın ilk çeyreğine götürmek istese de -bu bilginin gelişigüzel verilmiştir-, “Makalat”taki İmad ile, Ahi Evran’ın İmadettin adlı arkadaşı, pek yaşlı görünmüyor. Herhalde bu İmad’lar aynı kişi olduğu gibi, Muhyittin’in de oğlunun birinin adı İmadettin’dir.

Hekim olan Saadettin Mesut, Canik taraflarında bulunan İmadettin adlı birine yazdığı mektupta, Seyfettin Tuğrul’dan ve Ahi Evran’dan bahsetmektedir. Şemsi Tebrizi ise “Konuşmalar” adlı kitabında, “İmaddettin, Nasrettin’den mektup almış, onu okuyup ağlıyordu” diyor. Şems’in kitabını tercüme eden M. N. Gençosman, şahıslar hakkında her zamanki yaptığı hatayı, yine tekrarlamış, Nasrettin’in Nasrettin Tusi olduğunu söylemiştir. Oysa bu Nasrettin Ahi Evran diye anılan Nasrettin Mahmut’tan başkası değildir.94

Bütün bunlardan sonra Nasrettin Hoca’nın, Timur değil, Cengiz Han devrinde yaşadığını, onun Ahi Evran Nasrettin Mahmut’tan başka biri olamadığını söyleyebiliriz. Böylece meçhul bir kimliğin de kim olduğunu açıklamış oluyoruz.

SONUÇ

Görüyoruz ki Ahi Evran ile Mevlana Celalettin arasındaki kavga çok ileri boyutlarda. Bu kavga 1244- 1261 yılları arasında uzun süre devam etmişe benziyor. Söz konusu kavga bir an bile dinmemiş. Mevlana Celalettin Mesnevi adlı eserinde Ahi Evran’ı Cuha olarak niteleyip, onu bir nevi alaya almış. Bu bile Ahi Evran’ın Nasrettin Hoca kimliğine ışık tutar vaziyette. İşin tuhafı şimdiye kadar hiç kimse Nasrettin Hoca’nın Ahi Evran olduğu hususunda bir görüş ileri sürmemişti. Bunu Prof. Dr. Mikail Bayram, açığa çıkardı. Çünkü Ahi Evran’ın latifeler içeren bir iki kitabı vardı. O bunları buldu ve latifelerde yazılanları Nasrettin Hoca fıkraları ile karşılaştırdı, benzerlik haddinden fazlaydı. Nasrettin Hoca Timur zamanında yaşamamış, Anadolu’ya Moğol istilası zamanında yaşamıştı. Ayrıca bu hususta önemli bir delil de, Ahi Evran Akşehir’de kadı olarak vazife yapmıştır.

Mevlana’nın kızı Melike Hatun ve Şemsi Tebrizi’nin hanımı Kimya Hatun, her ikisi de Kadıncık Ana’nın örgütlediği Bacıyan-ı Rum’a bağlıydılar. Mevlana Celalettin ve Şemsi Tebrizi bundan memnun değillerdi. Ayrıca Mevlana’nın oğlu Alaattin Çelebi de Ahi Evran’a mensuptu. O, Şemsi Tebrizi’nin ölümünden sonra 1261’de, Ahiler katliamında öldürülmesine kadar sürekli olarak Kırşehir’de, Ahi Evran’ın yanında bulunmuştur. Bu katliamda Ahi Evran da öldürülmüştür.
Çalışmamızda önemli bir tespitimiz de, Selçuklular Anadolu’ya girerlerken o dönemde Vaspuragan denen Ermenistan’ı işgal etmiş, buradan Anadolu’ya girmişlerdir. Bayraklarında da Büyük Hun İmparatorluğu’nun bayrağı gibi Ejderha figürü vardı. Yine Mesnevi’deki Ejderha hikayesine göre bu figür Bağdat’ı zapteden Hülagu Han’ın bayrağında da vardı.

KAYNAKLAR

- A. Yaşar Ocak; Hacı Bektaş-ı Veli İslam Ansiklopedisi 14. Cilt, İstanbul 1996, Türkiye Diyanet Vakfı

- Prof. Dr. Mikail Bayram; Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren-Mevlana

Mücadelesi, Konya 2006, NKM Romantik Kitap

- Esat Mahmut Coşan, Hacı Bektaş Veli -Makalat-,

- Ethem Ruhi Fığlalı; Milli Bütünlüğümüz ve Hacı Bektaş Veli, Ankara 1997,

Selçuk Yayınları

- Abdullah Tekin; Babalılar Ayaklanması (Hacı Bektaş’ın Aykalnmadaki

İşlevi ve Babalığı Bektaşiliğe Dönüştürmesi, Ankara 1978, Karacan Matbaası

- Hakan Cucunel, Türk Dil Devriminin Ulus Devlet Olma Sürecine Katkısı,

TC. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensititüsü Türkçenin Eğitimi ve Öğretimi

Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2004,

- Hrant D. Andreasyan; Urfalı Mateos Vekayinamesi (952-1136), Ankara

1987,

- Kutluay Erdoğan; Alevilik Bektaşilik, İletişim Yayınları, İstanbul 1993, Türk

Tarih Kurumu Yayınları

- M. Erol Kılıç; İbnülarabi, Muhyiddin, İslam Ansiklopedisi, 20. cilt, , İstanbul

1999, Türkiye Diyanet Vakfı

- Mustafa Ertuğrul Kaan, Büyük Mutasavvıf Muhyiddin-i Arabi, İstanbul 1952,

Gayret Kitabevi

- Mücteba İlgürel, Şah Kalender İslam Ansiklopedisi 24. Cilt, İstanbul 2001, -

Türkiye Diyanet Vakfı

- Orhan Köprülü; Abdal Musa, İslam Ansiklopedisi 1. Cilt, 1stanbul 1988,

Türkiye Diyanet Vakfı

- Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı; Türkler Nasıl Müslüman Oldu, Konya 2004, Yedi

Kubbe Yayınları

- Sultanu’l-Ulema Bahaeddin Veled (Ö. 628/1231), Medar (Mevlana Düşüncesi

Araştırma Derneği), http://www.medar.org.tr/bahaeddin_veled.html

- Şemsi Tebrizi; (Çev: Mehmet Nuri Gençosman), Makalat, İstanbul 2007, Ataç

Yayınları


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

AHİ EVRAN islam ansiklopedisi